Kategoriler
Sağlık

Hormon tedavisi kanser riskini artırıyor

Menopoz döneminde en az 5 yıl östrojen ve progesteron hormonlarıyla tedavi edilen kadınların göğüs kanserine yakalanma riskinin 2 kat arttığı belirlendi.

BBC’de yayınlanan habere göre, New England Journal of Medicine dergisinde yer alan ve ABD’nin Stanford Üniversitesi’nden Dr. Marcia Stefanick ve ekibinin yaptığı araştırma, östrojen ve progesteron adlı iki kadınlık hormonu birlikte verilerek tedavi edilen kadınların meme kanserine yakalanma riskinin 2 kat arttığını belirtti. Stenfanick, ancak bu tedavi sona erdiğinde meme kanserine yakalanma riskinin yüzde 28 azaldığını vurguladı.

Bunun östrojen ve progesteronla tedavinin meme kanserine neden olduğunun çok sağlam kanıtı bulunduğuna dikkati çeken Dr. Stenfanick, söz konusu tedavinin bitiminden bir yıl sonra riskin normale döndüğünü ifade etti. Stenfanick, sonuçların sadece östrojen tedavisi gören kadınları kapsamadığını belirtti.

Bunun östrojen ve progestinin göğüs kanserine neden olduğuna dair çok güçlü bir kanıt olduğunu söyleyen Stefanik, “Tedaviyi kestiğinizde bu hormonların etkisi bir yıl içinde risk normale dönüyor” dedi.

İngiliz Kanser Araştırma ünitesi menopoz belirtileri gösteren kadınlarda hormon tedavisinin kısa süreli uygulanması tavsiye ediyor.

Uluslar arası Menopoz Derneği Başkanı Dr. David Sturdee, kadınların kendi doktorlarıyla konuşmaları gerektiğini ve kendileri için uygunsa hormon tedavisine başlamaları gerektiğini söylüyor. Göğüs kanserinin gelişmesinin yıllar aldığını belirten Sturdee, göğüs kanseri oranlarında düşüş oranını iyi haber olduğunu, ancak bunun hormon kullanımındaki düşüşten önce başladığını açıkladı. (Vasfiye Özcanbaz)

Kategoriler
Teknoloji

İklim felaketlerine karşı yüzen şehirler geliyor

Dünyayı tehdit eden küresel ısınmanın boyutunun her geçen gün artarak dünyaya daha fazla etki ettiğini belirten bilim adamları, kutuplardaki buzulların erimesiyle dünyanın büyük bir kısmının sualtında kalacağını söylüyor.

Bu düşünceden hareketle yola çıkan bilim adamları, bu tür bir felaket karşısında kendi kendine yetebilen su üzerinde yüzen şehirler inşa etmeyi düşünüyorlar.

BBC Focus Dergisi’nde yer alan habere göre, bu projelerden gerçeğe en yakın olanı ise en kötü iklimsel felaketler için tasarlanan “Lilypad (nilüfer yaprağı)” isimli yüzen şehir. Bu yüzen şehirler su üzerinde kendi kendine yetebilecek yaşam alanları olarak tasarlanıyor. Deniz seviyesinin yükseldiğini varsayarak, Bangladeş, Maldivler ya da hatta Londra ve New York’ta yükselen sulardan kaçmak için milyonlarca iklim sığınmacısı için yeni evler bulmak gerekecek. Belçikalı mimar Vincent Callebaut’a göre, tüm bu insanlar okyanus akıntılarını takip ederek kocaman, yüzebilen şehirlerde yaşabilirler. Bu şehirler, kendi enerjilerini kendileri sağlayacak, bununla da yetinmeyip atmosferdeki karbondioksiti işleyebilecek.

Her bir yüzen şehirde yaklaşık 50 bin kişinin yaşayabileceğini söyleyen Callebaut, şehrin yapı için safra sağlayacak merkezi bir lagün etrafında temelleneceğini ve lagün yağmur suyunu toplayacağını ve bu suyu şehirdeki insanların içmesi için arıtacağını belirtiyor. Tüm şehir asma bahçelerle çevrilirken, ticari ve eğlence yerlerinin yanında şehir merkezinde yaşayanlar lagünün çevresinde, 3 dağın ortasında oturacaklar.

Mimar Callebaut, şehrin enerjisinin nasıl hesaplanacağıyla ilgili olarak henüz herhangi bir tasvir yapmazken, görünüşte bize biraz düşünme payı bırakıyor. Onun tasarımı sahip olduğumuz güneş, termal, rüzgâr enerjisi, hidrolik, gel-gite bağlı enerji, ozmotik ve biyokütle gibi tüm yenilenebilir teknolojiyi bir araya getiriyor. Her şehrin kullandığından daha fazla enerji üreteceğini iddia eden Callebaut, şehirde yaşayanların yemek için fazla alternatifleri olmayacağını ve yumuşakçalar, deniz kabukluları ve deniz yosunu gibi su kültürüne bağlı besleneceklerini itiraf ediyor.

Şimdilik Lilypad sadece bir fikir ve inşa edilmesi uzun zaman alabilir. Fakat ilk bakışta tasarım çılgınca görünmüyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nde bu yüzyılda su seviyesinin 1 metreye yakın yükseleceği belirtildi. Projenin ne zaman gerçekleştirileceği henüz bilinmese de, bilim adamları küresel ısınmanın bu hızla devam etmesi halinde yüzen şehirlerde yaşamanın hayal olmadığını söylüyor.

Dünyaca ünlü çevre bilimci Prof. Dr. James Lovelock ise bir adım daha ileri gitti. Sadece buzların olduğu, yaşanabilir bir yer hayal edersek, suyun üstünde kalan zemini kazabileceğimizi ve burada yaşamak için yer altı şehirleri kurabileceğimizi söylüyor. Siz hangisini tercih ederdiniz? Yüzen şehirleri mi yoksa buzların altındaki yer altı şehirlerini mi? (Vasfiye Özcanbaz)

Kategoriler
Sağlık

Menopoz döneminde hormon tedavisi beyni küçültüyor

Menopoz belirtilerinin tedavisinde kullanılan östrojen hormonu tedavisi beyinde küçülmeye yol açıyor.

Kadın Sağlığı Girişimi’nin klinik deneyine katılan östrojen hapı alan yaşlı kadınlarda, hafızada beynin önemli iki bölümünde hafif bir düşüş gözlendi. Maryland’deki Ulusal Yaşlanma Enstitüsü’nden klinik araştırmacı Susan Resnick, azalmanın hormon yenileme tedavisiyle bunama arasındaki önceden bilinen bağı açıklayabileceğini söyledi.

Wake Forest Üniversitesi Baptist Medikal Merkezi’nden Laura Coker ise, “Yaptığımız araştırmayla güven uyandıran sonuçlara sahip olduğumuzu düşünüyoruz” dedi. Doktorlar, östrojen hormonunun kalp krizi, göğüs kanseri ve daha yaşlı kadınlarda felç riskini artırdığını gösteren ön sonuçlardan sonra, Kadın Sağlığı Girişimi’nin 2002 ve 2004 yılındaki iki evresini durdurdu. Bunu takip eden bir başka araştırma ise, HRT’nin aynı zamanda 65 yaşın üstündeki kadınlarda bunama riskini artırdığını gösteriyor.

Beynin hafıza merkezlerini etkiliyor

Bu sonuçları sağlamlaştırmak için Resnick ve Coker’ın grubu, beyin hacmini ve mikroskobik fonksiyon bozukluğu miktarını ölçmek amacıyla manyetik rezonans beyin taramasına girmeleri için bin 400 kadını bir araya getirdi. Ortalama 18 aydır östrojen tedavisi gören kadınlar, 3 yıldır östrojen ile birlikte projestin tedavisi görenler ya da yalancı ilaç kullanan kadınlardan oluşan grubun ortalama yaşları 77’nin üzerinde.

Yalancı ilaç kullanan grubun beyin fonksiyonu bozukluğunun büyüklüğünde artış gözlenmediğini belirten Resnick, HRT kullanan kadınların beyinlerinde birkaç santimetre küplük küçülme görüldüğünü ve hafızanın şekillenmesinden sorumlu olan hipokampüs bölgesi ile anımsamayı sağlayan ön lobun tedaviden daha fazla etkilendiği söyledi.

Coker ise 65 yaşın üstündeki kadınların hormon tedavisine başlamamasını öneren Coker, “Çünkü açıkça bu yaştan sonra tedavinin yararından çok risk görülüyor. Ancak 40’lı ve 50’li yaşlardaki kadınlar kendileri için uygun olduğu takdirde hormon tedavisinden kaçınmamalı. Bir kadında menopoz belirtileri görülüyorsa, doktoruna gitmeli ve sağlık profili için en uygun tedaviye doktoruyla beraber karar vermeli ” diye konuştu. (Vasfiye Özcanbaz)

Kategoriler
Blog

Amerika’daki 100 milyon yerli soykırımı ve Avatar

James Cameron’un 3 boyutlu filmi Avatar, hem son derece saçma, hem de derin bir film. Derin, çünkü uzaylılar hakkındaki diğer filmler gibi farklı insan kültürleri arasında iletişim kuran bir metaforu yansıtıyor.

Filmdeki bilinçli ve kusursuz olan metafor, Amerika’nın yerli insanlarıyla Avrupalı’nın çarpışma hikayesini açıklıyor. Diğer yönden film tamamen saçma, çünkü mutlu son kurgusu entrika ve önceden tahmin edilebilir olmayı gerektiriyor. Yerlilerin kaderi – diğer yeni filmlerden biri olan The Road (Yol)’da anlatıldığı gibi- korku ve terördür.

Fakat, bu kimsenin duymak istemediği bir hikaye. Çünkü, bu kendi yanlışlarımızı, kendimizi görmemiz için yol sunuyor. Avrupa, Amerika’da yaptığı soykırımlarla ün salmış bir ülke. Amerikalı uluslar, bunların üzerine kuruldu. Bu bizim kabul edemeyeceğimiz bir hikaye.
Amerikan Soykırımı adlı kitabında, Amerikan bilgini David Stannard, dünyada yaşanan en büyük soykırım hareketlerini belgelendirdi. 1492 yılında, Amerika’da 100 milyon yerli insan yaşıyordu. 19. yüzyılın sonuna kadar neredeyse bu nüfusun hepsi yok edildi. Birçoğu hastalık sonucu öldü, ancak aynı zamanda kitle imhası da gerçekleştirildi.

İspanyollar, Amerika’ya geldiklerinde kendi dünyalarından çok farklı olan bir dünya tasvir ettiler. Avrupa savaş, zulüm, bağnazlık, tarafından yok edildi. Savaşlarda çarpışan nüfuslar sağlıklıydı, iyi beslenmişti ve çoğunlukla barışsever, demokratik ve eşitlikçiydi. Colombus da dahil, Amerika’yı baştan başa ilk keşfedenler, yerlilerin sıradışı misafirperverliğini gördüler. Kaşifler, buldukları yerdeki sıradışı yolları, kanalları, yapıları ve sanatları görünce çok şaşırdılar. Ancak, bunlardan hiçbiri onların her şeyi yıkıp yoketmelerini ve karşılaştıkları herkesle savaşmalarını engelleyemedi.

Katliam Colombus ile başladı. Colombus, Hispaniola (şimdiki Haiti ve Dominik Cumhuriyeti) nüfusunu zalimce itlaf etti. Askerleri, doğmamış bebekleri annelerinin karnını keserek aldılar ve onların başını kayalarda ezdiler. Köpeklerini ise canlı küçük çocuklarla beslediler. Bir keresinde, askerleri 13 yerliyi ve 12 müridini darağacında bağırsaklarını dışarı çıkardıktan sonra, canlı canlı yakmıştı. Colombus, tüm yerlilere her 3 ayda bir belirli miktarda altın vermelerini emretti, yapmazlarza ellerinin kesileceğini söyledi. 1535 yılına kadar, Hispaniola nüfusu 8 milyondan sıfıra düştü. Bu ölümler kısmen hastalıklardan meydana gelirkin, kısmen de cinayetlerden, aşırı çalıştırılma ve açlıktan kaynaklandı.

Kaşifler bu uygarlaştırma misyonunu Orta ve Güney Amerika’ya yaydılar. Kendi uydurma hazinelerini gizledikleri yeri ortaya çıkaramadıkları zaman, yerli insanlar kamçılandı, asıldı, boğuldu, köpekler tarafından parçalandı, canlı canlı gömüldü ya da yakıldı. Askerler, kadınların göğüslerini kestiler, spor için insanları köpeklerle avladılar. Fakat, yerlilerin çoğu esaret ve hastalıklar nedeniyle öldürüldü. İspanyollar, Amerikan yerlilerinin çalıştırılmasının daha ucuz olduğunu keşfettiler ve onları öldürmeyi bıraktılar ve çalıştırdılar. Ancak, kötü çalışma şartlarından dolayı yerlilerin maden ocaklarındaki ve büyük çiftliklerdeki ortalama ömürleri 3 ya da 4 aydı. Onların gelişleriyle, yüzyıl içinde Güney ve Orta Amerika nüfusu yok oldu.

Kaliforniya’da 18. yüzyıl boyunca İspanyollar bu imhayı sistemleştirdi. Junípero Serra olarak bilinen Fransisken mezhebinden misyoner, köle işçi sınıfını kullanarak gerçek toplama kamplarında bir dizi misyon oluşturdu. 19. yüzyılda Afrikalı Amerikan köleleri, sürü halinde zorla çalışmaya götürüldüler ve kendilerine tarlalarda yaktıkları kalorilerin beşte biri kadarını karşılayacak yemekler verildi. Aşırı çalışmaktan, açlıktan ve hastalıktan hayatlarını kaybettiler. Sürekli yerli nüfusunun yok olması için yerlerine yenileri getirildi. Junípero Serra, Vatikan tarafından 1988 yılında Katolik Kilisesi’nde ölmüş bir kişinin aziz mertebesine yükseltildi. Onun aziz olarak duyurulması için şimdi bir mucize daha gerekiyor.

İspanyollar, altın tutkusuyla idare edilirken, Kuzey Amerika’yı sömürgeleştiren İngilizler toprak istediler. Yeni İngiltere’de yerli Amerikalılar’ın köylerini kuşattılar ve onları uyurken öldürdüler. Soykırımın batıya doğru yayılması gibi, soykırım en yüksek seviyelerde kabul gördü. George Washington, kızılderili federasyonuna ait olanların evlerinin ve topraklarının toptan yıkılmasını emretti. Thomas Jefferson, kendi ulusunun yerlilerle savaşının, her kabilenin yok edilmesine ya da Mississippi’nin ilerisine sürülene kadar izleneceğini beyan etti. 1864’ün toplu katliamı süresince, Colorado’da taburlar, barış bayrağı altında bebekleri ve çocukları öldürerek, tüm ölülerin organlarını parçalayarak silahsız insanları katletti. Theodore Roosevelt, bu olayı haklı ve yararlı bir hareket olarak isimlendirdi.

Katliam henüz sonlanmadı, geçen ay Guardian, Batı Amazon’daki Brezilyalı çiftlik sahiplerinin hayatta kalan son kabile üyelerini öldürmeye çalıştığını duyurdu. Bu filmin hikayesindeki en büyük soykırım hareketi ortak vicdanımızı hemen hemen hiç tedirgin etmiyor. Soykırımın halen devam etmesine rağmen, soykırımlar görmezden gelindi. Yahudi soykırımı yalanlandı, affedildi ya da küçümsendi. Sorumlu ülkelerin (İspanya, İngilte, Amerika ve diğerleri) insanları, hiçbir karşılaştırmayı hoş görmeyecek. Hafızamızı destekler görünenler yine görmezden gelindi ya da kınandı.

Bu haklıların niçin Avatar’dan nefret ettiğinin sebebidir. Neocon’ların Weekly Standart dergisinde John Podhoretz, filmin yerlileri iyi adamlar, Amerikalıların ise kötü adamlar olarak gösteren “revizyonis batı”ya benzediğinden yakındı. Podhoretz, filmin izleyicilere işgalin arifesinde Amerikan askerlerinin yenilgisini kökleştirip kökleştirmediğini sorduğunu söylüyor. Saldırıya karşı koyma girişimi için “işgal” ilginç bir kelime. Vatikan’ın Resmi Yayın Organı ‘L’osservatore Romano’ Gazetesi, filmi anti-emperyalist, anti-militarist kıssa (ahlaksal ya da dinsel ders veren kısa öykü) olarak kınadı.

New York Times’ta liberal eleştirmen Adam Cohen, iyi bilinen totalitercilik ve soykırım prensibi olarak filmi övdü. Olağanüstü bilinçsiz alayla, belli olan metafordan iyice kaçındı. Biz görmemezlik ya da görmezden gelme sanatında iyice ustalaştık.
Ben ise, Avatar’ın kaba, sahtece ve çocukça duygusal, basmakalıp olduğu konusundaki sağcıların eleştirileriyle aynı fikirdeyim.

George Monbiot/ Guardian (Çeviren: Vasfiye Özcanbaz)

Kategoriler
Sağlık

Tıkalı kalp damarlarına yeni teknik

Kardiyolojide bulunan yeni bir metoda göre tıkalı damarlar yüksek titizlikle çalışan bir teknik ile tamamen açıldı.

Girişimsel kardiyolog Frank Zidar, yeni cihazı Austin Kalp Hastanesi’nde Periferik Damar Hastalığı (PAD) bulunan bir hasta üzerinde kullandı. Hastanın bacağındaki ana damar yüzde 100 tıkalıydı. Uzmanlara göre, bu teknik kullanılmasaydı zayıf dolaşımdan dolayı hastanın bacağındaki kronik ve şiddetli ağrı devam edecekti.

Zidar, “Tıkanık damarların geleneksel tedavisinde, bacaktaki tıkanık bölgedeki damarların içinde dolaşan manüel kılavuz teller kullanılıyordu. Bu çok iddialıydı, çünkü bu kılavuz tellerin manevrası oldukça güç oluyordu. Ancak bu yeni manyetik kılavuz tel teknolojisi daha iyi kontrol ediliyor ve daha doğru sonuçlar sağlıyor. Bir kere tıkanıklığa ulaştığı zaman, kılavuz telin ucun tıkanıklığı yakabiliyor ya da tıkanıklığa doğru giden küçük bir geçişi kesip çıkarabiliyor. Böylece tıkanıklığı açmak için mevcut teknikleri kullanmamıza izin veriyor. Ayrıca, bu yeni teknoloji ameliyat süresini kısaltıyor” diye konuştu.

Amerikan Kalp Birliği’ne göre, PAD hastalığı 8-12 milyon Amerikalıyı etkiliyor. Eğer tedavi edilmezse, hastalık ülserleşiyor, kangrene dönüşüyor ve hatta ölüme neden olabiliyor. Austin Hastanesi’nin duyurusuna göre, manyetik olan bu cihaz tamamen kapalı damarlardan geçmek için kullanılabiliyor. (Vasfiye Özcanbaz)

Kategoriler
Sağlık

65 yaşın altındaki insanların yüzde 15’i bunuyor

Alzheimer ve bunamanın genellikle oldukça yaşlılarda görülürdü, ancak günümüzde 65 yaşın altında bu hastalığa yakalananların sayısı gün geçtikçe artıyor.

Kanada Alzheimer Derneği’nin araştırmasına göre, bunamanın çeşitli şekilleri tarafından etkilenen yarım milyon Kanadalı’nın yaklaşık 71 bini yani yüzde 15’i 65 yaşın altında bulunuyor. Bunun 50 bini ise 59 yaşında ya da daha genç. Derneğin CEO’su Scott Dudgeon, “50 ve 60’lı yaşlarda bunamaya yakalanan daha fazla birey bulduğumuzu biliyoruz. Genellikle bunamadan ve Alzheimer hastalığından bahsediyoruz” dedi.

Kanada’nın yaşlanma nüfusuna göre, Alzheimer Derneği, 5 yıl içinde ilave 250 bin kişide daha Alzheimer ya da diğer bunama hastalıkları görüleceğini tahmin ediyor. 2040’a kadar bu sayının yaklaşık 1 ile 1,3 milyon arasında olacağını belirtiyorlar.

Dudgeon,”Eğer bunama hastalığına 50’li yaşlarda yakalanırsanız, bu ekonomik durumunuzu da etkileyecek. Çünkü para kazanma gücünüz üzerinde olumsuz etkisi olacak ve bu açıkça hükümetin vergilendirme gelirlerine de yansıyacak” diye konuştu. Kanadalılar arasında artan bunama tesadüfleriyle başa çıkmak için daha fazla kaynağa ihtiyaçları olduğunu söyledi. Engellenmedikçe bunamanın korkunç bir hastalık olduğunu belirten Dudgeon, “Sanırım bu büyük bir sağlık konusu ve bu konuyu daha ciddi ele almamız gerekiyor “dedi. (Vasfiye Özcanbaz)

Kategoriler
Sağlık

Kanser aşısı geliyor

Bilim adamları, göğüs kanserinin tekrarlamasını önleyecek aşı üzerinde klinik deneylere başlayacaklarını belirtti.

Arkansas Üniversitesi Medikal Bilimler Fakültesi Hematoloji ve Onkoloji Bölüm Başkanı ve Dahiliye Profesörü Laura Hutchins, “Eğer başarılı olursak, aşı kemoterapi ve radyasyon gibi geleneksel tedavilerin yerini almayacak, ancak hastalar için ilave bir tedavi olabilecek” dedi. UAMS Winthrop P. Rockefeller Kanser Enstitüsü’nde yapılan araştırmada, Göğüs Kanseri yöneticisi Thomas Kieber-Emmons, aşının bağışıklık sistemi üzerinde yapılan 10 yıllık bir çalışma üzerine geliştirildiğini belirterek, “Burada anahtar farklı moleküllerin hastalıkla savaşmak için nasıl bir arada çalıştıklarını anlamamız oldu” dedi.

Göğüs kanseri hücrelerinin kanserli hücrelerle savaşan antikor üretimini tetikleyen ve “antijen” denilen moleküllerle çevrili olduğunu söyleyen araştırmacılar, kanser hücrelerindeki karbonhidrat antijenlerinin güçlü bağışıklık sistemi cevabını harekete geçirmediğini ifade ettiler. Kieber-Emmons ve ekibi, konuya 6 yıllık bir çalışmanın ürünü olan ve Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından desteklenen 2,9 milyon dolarlık alternatif bir yaklaşım getirdiler. Karbonhidratlara benzeyen peptid antijenleri geliştiren ekip, peptidin iki ya da daha fazla amino asidin birleşmesiyle oluşan protein molekülü olduğunu ve peptid bazlı bu aşının, aşıdaki peptidleri ve göğüs kanseri hücrelerindeki karbonhidratları hedefleyen antikor üretimi için vücudu kandırdığını açıkladılar.

Denemeler aşamalar halinde yapılacağını ve ilk aşamanın 4-6 ay süreceğini söyleyen araştırmacılar, aktif olarak vücuda yayılmış kanseri olan kadınlar ile tekrarlayan kanserli kadınları kapsayacağını ve bu kadınlara 5 doz aşı uygulanacağını belirttiler. İkinci aşama ise yaklaşık 1 yıl sürecek ve kanser hastası olan fakat belirtileri kaybolmuş ve tekrarlama riski yüksek olan kadınları kapsayacak. Kadınların en az son 6 ay kemoterapi görmemiş olmaları gerekecek. Çalışmaya katılacak hasta sayısı henüz belirlenmedi.

ABD’de yaşayan İspanyol veya Latin Amerika kökenli kadınlarda en yaygın başlıca ölüm nedeni olan göğüs kanserinin siyah, beyaz, Asyalı ve Amerikalı Hintli kadınlar arasında ise en yaygın ikinci ölüm nedeni olduğu belirtiliyor. Hastalık Kontrol Merkezi’nin verilerine göre, 2004 yılında 40 bin 954 kadın göğüs kanseri nedeniyle hayatını kaybederken, 362 erkek de bu hastalıktan hayatıı kaybetti. (Vasfiye Özcanbaz)

Kategoriler
Teknoloji

Dünyanın en küçük yakıt hücresini geliştirdiler

Amerikalı kimya mühendisleri, 3 mm’lik büyüklükteki dünyanın en küçük yakıt hücresini geliştirdiler. Bu hidrojen yakıtlı hücrenin gelecek sürümleri taşınabilir aygıtlardaki pillerin yerini alacak.

Günümüzde piller yoğun bir şekilde kullanılırken, yakıt hücreleri daha fazla enerji depolama yeteneğine sahip. En gelişmiş pillerin bile hidrojen yakıt tankından daha küçük enerji yoğunluğuna sahip olduğu ve küçük pompalar ürettiklerinden daha fazla enerji kullanabildikleri belirtiliyor.

Urbana-Champaign’de Illionis Üniversitesi’nden Saeed Moghaddam, “Pompa, basınç sensörü ve küçük şiddette sistemi kontrol eden elektronik cihazlar yapmak pratik değil. Bu ölçüde yapılırlarsa, onların güç tüketimi muhtemelen ürettikleri gücü geçebilir” dedi. Bu nedenle Moghaddam ile aynı üniversiteden meslektaşı Mark Shannon, tüketmeden enerji üretebilen küçük yakıt hücresi tasarımını geliştirdiler.

Yeni cihaz sadece 4 bileşene sahip. İnce zar, su haznesini metal hibrid içeren alttaki odadan ayırıyor. Metal hibrid odanın aşağısında ise elektrot takımı var. Zar içindeki küçük delikler, su moleküllerinin buhar olarak bitişik odaya ulaşmasına izin veriyor. Burada buhar zarı yukarıya doğru iterek ve su akışını keserek odayı dolduran hidrojene dönüşmek için metal hibritle reaksiyona giriyor. Hidrojen odanın altındaki elektrotlarla reaksiyona girene kadar elektrik akımı üretmek için derece derece tükeniyor. Ve hidrojen basıncı düştüğü zaman, reaksiyonu aktif tutmak için daha fazla su girebiliyor.

Sadece 3 mm olan cihaz, sisteme doğru suyun akışını kontrol ediyor. Bu şu anlama geliyor, hücre küçük elektronik cihazların içinde döndürülse ve hareket ettirilse bile çok iyi çalışıyor. Shannon yeni yakıt hücresinin güç yoğunluğunun litre başına yaklaşık 100 watt olduğunu söyledi. (Vasfiye Özcanbaz)

 

Kategoriler
Aktüel

Newsweek Somalili korsanlarla tele-röportaj yaptı: İşte Somalili neo-korsanlar

Newsweek Dergisi’nden Rod Nordland, Somalili yetkililere göre korsanların lideri olan Shamun Indhabur ile yaptığı röportajda, korsanların içinde bulunduğu durumu, sorunlarını ve neden bu yolu seçtiklerini konuştu.

Görüşme, Faina köprüsü üzerinde Abukar al-Badri isimli Somalili bir tercüman aracılığıyla bir uydu telefonuyla gerçekleştirildi.

Geçtiğimiz yıl Eylül ayında Somalili korsanlar Ukrayna bandralı MV Faina isimli kargo gemisine el koymuştu. Amerikan ve Rus donanma gemileri, Kenya’ya gönderilen 33 adet T-72 tank ile çeşitli silah ve mühimmatı taşıyan gemiyi gizlice gözetliyorlar. Aralık ayında, Faina gemisinin sahipleri korsanlarla fidye konusunda anlaştı, ancak gemi ve mürettebatı halen serbest bırakılmadı.

Geçmişinizi anlatır mısınız, Faina gemisini nasıl kaçırdınız?

Korsanlığa başlamadan önce küçük bir balıkçı motorunda balıkçıydım. Biz köpekbalığı ve ıstakoz avlıyorduk. Fiana gemisini, Somalı sularında 24 Eylül’de sabahın erken saatlerinde kaçırdık. 60 dakika savaştıktan sonra gemiyi ele geçirdik. Kaptan birkaç roket atışının ardından gemiyi teslim etmezlerse roketlerle vuracağımızı söyledikten sonra gemiyi teslim etmeye karar verdi.

Şu an gemideki durumunuz ne? Aracılar paranın birazını (tahminen 3 milyon dolardan fazlasını) çalmak istiyor. Fidyeniz nasıl ödenir?

Biz parayı iki yolla alırız. İlki tekne parayı Djibouti’den getirir, sonra bir helikopter parayı tekneden alır ve görevli küçük teknelerdeki su geçirmez kartonlara koyar. Sonra biz onu toplar ve paranın eksik olup olmadığını kontrol ederiz. Diğer yol ise parayı Mombasa’dan bir tekneden alırız.

Niçin Somali’de korsanlıkta artış var?

Somali’de tüm genç adamlar çaresiz. Büyük bir işsizlik var, gelir kaynakları yok. Kaynaklardan biri balık avlamak, bunun yanında süper devletler ve Asya ülkeleri kendi denizlerimizde yan iş veriyorlar. Bu nedenle biz öncelikle yasadışı balıkçılığa başladık, fakat uluslar arası güçler onları toplamaya başladı.

Artan donanma mevcudiyeti hakkında endişe etmiyor musunuz?

Avrupa Birliği ve NATO güçlerinin geldiğini biliyoruz, fakat bu çözüm değil. Çözüm, Somali’de barışı tekrar sağlamak. Bundan dolayı biz daha iyi yaşam ve daha çok iş fırsatı istiyoruz. Onlar bizi yakalayabilirler, fakat asla bu işi yapmaktan caydıramazlar. Uluslar arası topluluk korsanları yargılamak için düzenleme yapmalı ve birçok ülke korsanları kendi mahkemelerinde yargılamayacak. Somali sularındaki en dost güçler Amerikan güçleri. Bizi yakalıyorlar ve serbest bırakıyorlar, çünkü onlara zarar vermeyeceğimizi biliyorlar. Fakat Fransızlar ile Hindistanlılar bize kötü davranıyorlar ve bazen bunu neden yaptıklarını bilmiyorlar.

Birleşmiş Milletler’in onayladığı diğer saldırılar hakkında endişeleniyor musunuz?

Fransız güçleri 2 saldırı düzenledi. Arkadaşlarımızı yakaladılar, fakat Fransız uyruklular bunu ödeyecekler. Fransız bandralı bir gemi ele geçirirsek, mürettebatı cezalandıracağız ve 2 kat fidye isteyeceğiz. Diğer saldırılar hakkında endişelenmiyoruz, çünkü şu anda yüksek alarm durumundayız ve onlar bunu asla başaramayacaklar.

Korsanlığı nasıl haklı çıkarıyorsunuz?

Korsanlığı yabancı güçler tarafından özendirilen kirli bir iş olarak görüyorum. Yasadışı balıkçı botlarına ve zehirli madde tanklarına refakat ediyoruz. Balıkçılıktan uzak durmaya zorlanırsak bu ticari gemiler bizim balığımız olacak. Bazı gemiler kendi gemilerine silahlı muhafızlar koymaya başladılar.

Peki, bundan hiç çekinmiyor musunuz?

Bu onları korumayacak. Bizim roket tahrikli el bombalarımız var ve onları yok edebiliriz. İçtenlikle söylüyorum ki, denize açıldığımızda sarhoş oluyoruz ve yemeğinin etrafında dönen aç kurtlara dönüşüyoruz. Hatta kıyıya yanaşana kadar ne yaptığımızı bilmiyoruz.

Somali hükümetiyle savaşan İslamcı liderlerden bazıları ülkelerine kötü bir isim verdikleri ve Suudi süper tankı gibi Müslüman gemilerine saldırdıkları için korsanları eleştiriyor. İslamcıların, medyaya söyledikleri onların gerçek duruşu değil. Onlar sadece kendilerini bazen maddi olarak destekleyen Arap arkadaşlarına mesaj göndermek istiyorlar.

Somali korsanları nasıl organize oluyor?

Korsanlar farklı gruplara aitler, fakat bizim şemsiye grubumuz var. 2 ana grup var, biri Puntland’de ve diğeri ise güneyde ve merkez Somali’deki benim grubum. Ben güney ve merkezdeki 7 üst komite üyesinden biriyim. Biz kuralları ve denizcilik deneyimi olan bir grup adamız ve bunlara saygı gösteriyoruz. Suudi gemisini elinde tutan korsanlar eğer istekleri karşılanmazsa gemideki petrolü dökmekle tehdit ediyorlar.

Bu ciddi bir korkutma mı ve onlar Somali’ye ya da diğer ülkelere ne kadar zarar vereceklerinin farkında mı?

Petrolü dökmenin riskini biliyoruz. Fakat kötülük tek sonuç ise, bunu yaparsın. Bu bizim niçin korsanlık yaptığımızı gösteriyor. Bunun kötü olduğunu biliyorum, ancak bu bir çözüm. (Çeviren: Vasfiye Özcanbaz)